Nefesle Şekillenen Anlar

Durup Dinlediğim O Sesin Ritmi

Bu sabah yine o telaşla dolu İstanbul trafiğinden geçiyorum. Her şey olduğu yerde aynı hızla akıyor sanki; korna sesleri, klaksonların kesik nefesleri ve aceleyle bitirilen veda cümleleri... Sanki hepimiz, zamanın bu kaotik akışına yetişmeye çalışan kırılgan tekneler gibiyiz. Grafik tasarımcının masasında bile bu acelecilik hissediliyor bazen; mükemmel kareye ulaşma telaşı, o son rötuşun baskısı...

Ancak bugün, sürücü koltuğumda bile kendime küçük bir mola verdim. Sanki beni alıp götüren bu şehrin uğultusuna karşı bir direnç göstermeye karar vermişim gibi geldi. Gözlerimi kapatıp, bilinçli olarak dikkatimi en önemsiz gelen sese odakladım: Benim nefesime.

Bu benim için her zaman zor bir egzersiz olmuştur. Dışarıdaki sesler o kadar yüksek ki, kendi ritmimizi bastırabiliyoruz. Nefes almak bile bazen bir görev gibi geliyor; sanki bu ritmi kaçırırsak, bütün dengeyi kaybedeceğiz hissiyatı. Oysa nefes, zaten var olan bir ritim değil midir? O sadece geldiği gibi geçmektedir.

Geçenlerde, bir projede beni gerçekten tıkayan bir noktaya gelmiştim. Oysa ki çözümün, en baştaki gibi basit ve ‘yanlış’ gelmiş olan o ilk taslakta gizli olduğunu fark etmiştim. İlk başta reddettiğim, aceleyle ‘yetersiz’ diye geçiştirdiğim o ham materyal... İşte benim nefesim de bazen öyle bir durum gibi. Alıp verdiğimiz o uzun, bilinçsiz nefeslerimizde bu ham bilgileri taşıyoruz biz.

Acele Etmemenin Anatomisi

Benim için bu süreç, bir kağıt üzerindeki çizginin mükemmel olmaya zorlandığı an gibi. Her şeyi düzeltmeye, kusursuzlaştırmaya çalışırken, en önemli olanı kaçırıyoruz: o ilk niyeti.

Bu sabah arabanın camından görünen yağmur damlaları gibiydi durum. Hızla akıp gidiyorlardı, bazen dağılıyorlar, bazen de birleşip büyük bir şekil oluşturuyorlardı. Ve ben orada oturup onları izledim. Onların acele etmediğini fark ettim. Yağmurun bütün vücuduna nüfuz etmesi, her bir damlanın kendi başına var olup ana akıma uyum sağlaması... Bu, yaşamın katmanlı bir dansı gibi.

Bazen en büyük ustalık, müdahale etmemekte gizlidir. Sabırla beklemek; o ‘bekleme’ eylemi, pasif bir boşluk değildir. Aksine, bütün duyularımızı en keskin hassasiyete ayarladığımız aktif bir dinleme halidir. Tıpkı o sessiz bilgeliği sunan vücudumuz gibi.

Bu yolculukta öğreniyorum ki, her şeyin bir zamanlaması var. Bir kulağın bunu duyup diğerinin anlamlandırdığı o an vardır. Ve bu acele etmeme hali, hem bedene hem de ruha verdiğimiz en büyük nezaket sanırım. Gelin, bu akşam kendi nefesimizin müziğini dinleyelim. Hiçbir şey sunmak zorunda değiliz, sadece var olmak yeterli.